41 kere maallah...

« Önceki |

18/7/2007

Taşındım...

6 aydır buradayım ama nedense içimde tarifsiz bir sıkıntı, moda deyimle bi sindirememe durumu sözkonusuydu. Bu konuda içimde uyuyan canavarı uyandıran ise www.sesebian.com oldu. Detaylar ve bundan sonra "Söz uçarken, yazı kalsın diye", Divitim'den çıkanlar,

 

 http://divitimle.blogspot.com/  ta.

 

Kalın sağlıcakla...

 

Kedi.

9/7/2007

Benim "Crocs"larım Vaaar...

 

İşte son dönemde, neredeyse bir fenomen haline gelmiş olan, kocisin tabiriyle Heidi'nin Patikleri, Crocs'lar.

 

Türkiye'de yakın zamanda, En Güzel Çirkin adıyla(http://www.enguzelcirkin.com/)  piyasaya sunulan bu komik ayakkabılar, gerek hafifliği, gerek rahatlığı, gerekse cıvıl cıvıl rekleri ile hemen dikkat çekiyor.

 

Üç cesur girişimci, hobileri olan yelken sporunda kullanmak üzere bir ayakkabı üretmeye karar vermişler. Bu ayakkabı kaymaz, su geçirmez ve anti-bakteriyel bir yapıda olmalı; kolay giyilmeli ve çıkarılmalı aynı zamanda çok rahat olmalıymış. Bu arayışlar sonucunda CROCS yaratılmış. Geçen sene Crocs'lardan, dünya çapında, 24 milyon çift satılmış. Bu seneki hedef, 40 milyon.

 

CROCS’un dört sene gibi kısa bir sürede dünya markası olmasının arkasında markanın üç temel yeteneği yatıyor: Fonksiyonellik, yaratıcılık ve inovasyon.


Bugün CROCS’un kapalı, yarı açık ya da açık tüm modellerinde, patenti markaya ait “Croslite” isminde özel bir malzeme kullanılıyor. Daha önce hiçbir terlikte kullanılmamış olan bu malzeme terlik ve ayakkabıları daha konforlu hale getiriyor. Aynı zamanda yüzde yüz hijyenik ve ergonomik. Ve anormal rahat.

 

CROCS’un bir teki 150 gram ağırlığında. Dolayısıyla yastık üstünde yürüyormuş hissi yaratıyor. Ayakkabılar ayağı kusursuz bir şekilde sarıyor. Vücut ağırlığının ayaklara uyguladığı baskıyı hafifletiyor. Ayakkabıdaki hava delikleri ayağın nefes almasını sağlıyor.


Böylelikle hiç bir modeli nem, koku ya da leke tutmuyor. Ayakkabıların tamamı anti-bakteriyel özelliğe sahiptir. Dolasıyla kusursuz bir hijyen yaratıyor.


Ayrıca, resimde de görebileceğiniz, ancak sanırım henüz Türkiye'de olmayan veya benim görmediğim, “Jibbitz” adı verilen ve ayakkabıların üzerine kolayca takılabilen sempatik aksesuarlarla ayakkabıyı kişiselleştirme şansı sunuyor.

 

Zaten sorunlu ayaklarım, bi de tüm gün ayakkabının içinde durduktan sonra, akşama doğru ciyaklamaya başlar. Şimdi eve gider gitmez, Crocs'ları giyince, inanmazsınız, sanki yorgunluğumun yarısı gidiyor.

 

Modeller unisex, erkek ve kadın, ayrıca çocuklar için de bir seri var. Böyle patik şeklinde olan klasik modellerini sevmezseniz, düz, topuklu veya parmak arası terlik gibi olanları da mevcut.

 

Klasik modellerinin fiyatı 69 ytl, Boyner Mağazaları'nda, Eczanelerde ve büyük alışveriş merkezlerindeki kiosklarda bulabilirsiniz.

 

İnanın derdim reklam değil, bu rahatlıktan herkes haberdar olsun, faydalansın istiyorum.

5/7/2007

Yalancının Mumu...

Hani çok bildik bir hikaye vardır. Çocuklar sınav günü okulu kırar, öğretmene de "Lastik patlamıştı, o yüzden gelemedik." derler. Öğretmen de bunu sorun etmez, çocuklara bir kurtarma sınavı yapar. Sınavda da tek soru sorar. "Hangi lastik?".

 

Dün akşam, Kociş, ekibini, performans ödülü olarak fasıla götürdü. Dolayısıyla ben de evde yalnızdım. Canım sıkıldı. www.pastaci.blogspot.com adresinde gördüğüm, limonlu kurabiyeleri yapmaya karar verdim. Kendi yiyeceğimden de değil, derdim hem oyalanmak, hem de ertesi gün hem onun, hem de kendi dükkanımdaki arkadaşlarımla paylaşmak.

 

Neyse ben kurabiyeleri yaptım, yanına alması içinde bi kutunun içinde kapının yanına bıraktım. Ancak Kociş, dışarıda işleri olduğu için dükkana ancak öğlen gibi gidebildi.

 

Muhakkak da sorarım, yine sordum. "Beğendiler mi?" Dedi ki,"Karıcım, herkes yemekten geldi, tok, ancak akşamüstü." Açıklama mantıklı di mi? Mantıklı. Aradan zaman geçti, akşamüstü yine sordum, "Beğendiler mi?", "Valla bir iki, bir iki gidiyo..." Çok güsel. "Aaaaaaşşk, sen beğendin mi?" (Ne gıcığım di mi?:) "Ay karıcım süper olmuş, çok beğendim." O anda bişi beni dürttü. "Ya can, neliydi kurabiyeler?" Sıkı durun cevap, "Hindistan cevizli, fındıklı!!!!!!!"

 

Bunun üzerine ben, artık onu tanımadığımı belirterek telefonu kapadım. Karşı tarafta o ne oldu bilmiyorum. Ama ben hala gülüyorum.

3/7/2007

Sekiz Kapı, Dokuz Tokmak...

Sekiz kapı dokuz tokmağın yetersiz kaldığı bir haftasonu yaşadık. Cuma akşamı başlayan tempo pazar gecesi 23.30'da artık ayaklarımın ağrısından ağlayacak gibi olduğum noktada, şükür ki bitti. Detalar şöyle;

 

Cuma akşamı, oldukça yakın bir arkadaşımızı daha evlilik kurumuna kurban verdik:) Ama malesef son dönemde yaşadığımız en kötü düğünlerden biri ile. Bugün bile davetliler, bizim düğünümüzde ne kadar eğlendiklerini, benim hiç oturmadığımı, kocişin de oturmasına izin vermediğimi konuşur. O akşam gelinin yüzünde, hiç abartmıyorum, "bitsede gitsek, çok sıkıldım, zaten bu papuçlarda sıktı, üf ne sıcak, ay öp öp nereye kadar" ifadelerinin tümünü içeren bir ifade vardı. Kocişle biz, bambaşka davete gidecekken yolunu şaşırmış bir çift gibiydik çünkü kitlenin çoğu, inanmazsınız ama t-shirtle filan gelmişti.

 

Bu arada, düğünden bi gün önce Erim dedi ki, "Ben yarınki düğüne bi çiçek göndereceğim." Ben de dedim ki, "Sakın ha, çelenk gönderme, büyük görgüsüzlük, çelenk sadece cenazeye gider, büyük bir sepet tercih et" Anlaştık. Salona bi gittik ki, kocaman özensiz mi özensiz bir çelenk kapı girişinde duruyo, bi de üstüne üstlük şirketin adı da "...mar" olarak yazılması gerekirken, "...mal" şeklinde yazılmış. Tam durum komedisi. Kociş delirdi, bense çok eğlendim. Tabii, pazartesi günü çiçekçi ile anlaşma fes edildi.:))

 

Cumartesinin programını hafta başından yapmıştık. Miniş'lerin tavsiyesiyle 16,30 vapuru ile doooğru Burgazada, Barba Yani.

 

Hava çok güzeldi, vapur da çok keyifliydi. Daha önce ablamda gördüğüm limon suyu çıkartıcıyı (bi çeşit vidalı sistem, limonun poposundan içeri girip, satıcının tabiriyle "yanlardan limonu okşayınca" suyunun ağız kısmından çıkmasını sağlıyo)satan adamı görünce accayip sevindim. Etrafta herkese birer tane aldım. Hemen ardından da, balık tombalasına şahit olduk. Biz ilk defa karşılaştık ama oldukça popüler bir uygulamaymış. Balıkçı 1 kasa balık getiriyo. Elinde 100 satırlık bir kart. Her numara diyelim ki 5 ytl. İstediğiniz kadar satır satın alıyorsunuz. Adam tombaladan numara çekiyor. Sizin numaranız çıkarsa, diyelim 50 ytl lik balığı 5-10 ytl ye alabiliyorsunuz. Süper sistem. Sonra öğrendim ki çoook eskiden beri varmış. Hatta tam rakı sofrası (2 balık+salata+rakı vs.) için yapıldığı bile söylendi.

 

Burgazada çok keyifli, sakin ve kaliteliydi. Barba Yani'deki mezelere, özellikle de soyalı uskumruya, bayıldım. Tam rakı güzel, ortam güzel, hava güzel, aşk güzel tadındaydık.

 

Pazar günü ise, saydım, tam tamına 14 kalem iş yapmışım. İşte o yüzden de gün sonunda neredeyse ayaklarımın ağrısından ağlayacak gibiydim.

 

Kahvaltı için,  Samatya'da yeni açılan Van Kahvaltı Salonu'na gittik. Tahminimizin üzerinde kalabalıktı ama açıkçası içerik olarak bize orijinal gelen pek bişey olmadı.

 

Ardından da dooğru Eminönü, balıkçılar. Evdeki akvaryumdaki Japonlarda üstüste hüsran yaşayınca, Japonların yerini Çikletler almıştı kısa süre önce. Bu hafta nüfusa, bazı özel cinslerden eklemeler yaptık. Rengarenk, deniz akvaryumu  gibi bir havası oldu şimdi bizimkinin. Çikletler çok oyuncu, sinirli ve obur. Dolayısıyla balıklarla beraber daha doyurucu yemler ve içine saklanabilecekleri küpler de aldık.

 

Eve gelip, akvaryumun işlerini hallettikten sonra, ne zaman aklımda olan tartları yapmaya karar verdim. www.cafefernando.com u yeni keşfettim. Oradaki hem tatlı, hem de tuzlu tartı denedim ve sonuç tek kelime ile mükemmel. Kıyır kıyır, inanılmaz lezzetli, şiddetle tavsiye ederim.

 

Okurken yoruldunuz mu? Ben de... Sonrasındaki diğer koşturmaları burada anlatmaya enerjim yetmeyecek sanırım:))

27/6/2007

Errare humanum est; perseverare diabolicum!*

“Lisedeki Almanca hocamız Dr. Kopp arada bir Latince atasözleri kullanmayı çok severdi. Bir gün Schiller’in ‘Der Taucher’ (Dalgıç) şiirini yorumlarken aklıma ‘merak’ kelimesinin Almancası gelmeyince bu kelimenin yerine bambaşka anlama gelen bir kelime kullanmışım... Benimle alay etmesine pek alınmış, hatta açıkçası çok üzülmüştüm. Dr. Kopp halime dayanamadı ve gülümsemesiyle beni küçük düşürmüş olabileceğini düşünerek yerinden kalkıp o ünlü Latince atasözünü tahtaya yazdı: Errare humanum est. Hata yapmak insanlara mahsustur.

O andan sonra bu lafı dilime pelesenk etmiştim. Yaptığım her hatanın artık bir gerekçesi vardı: Errare humanum est!

Hele o Bern’deki öğrencilik yıllarımda... Dr. Kopp sayesinde inanılmaz bir etki yaratıyordum çevremde. O yıllarda Viyana İmparatorluk ve Krallık Üniversitesi’nde doktora tezinin Latince yazılma mecburiyeti daha yeni kalkmıştı; yani Latince bir iki özdeyiş ve atasözü bilmek, etkili olmak istediğiniz entelektüel çevreler nezdinde size iyi itibar sağlıyordu. Tabii en çok kullandığım da yanılma ve hatayla ilgili olanıydı; kâh kendimi affettirmek, kâh karşımdakini avutmak için.

Yine öyle uluorta bir ‘Errare humanum est!’ buyurduğum günlerden birinde, hâlâ ahbaplığımızı sürdürdüğümüz İsviçreli dostum Peter Schurter dedi ki: ‘Arkadaş, sen bu deyişi çok kullanıyorsun, ama sadece yarısını kullanıyorsun. Herhalde ikinci yarısını bilmiyor olmalısın!’. Hayli şaşırmıştım. Ben biraz küstahça ‘Neymiş bakalım ikinci yarısı?’ deyince şöyle dedi:

Errare humanum est; perseverare diabolicum!*

Hata yapmak insanlara mahsustur; hatayı tekrarlamak ise şeytanlara!"

 

Diye anlatıyor, bugün Akşam'daki yazısında Ali Saydam. Hem anlatımı, hem de içeriği çok hoşuma gitti. O konuyu, benim kestiğim noktada, Ayşe Arman'a bağlamış. Ben de kaç gündür bir iki çift laf etmek istiyordum, iyi denk geldi.

 

Konuyu bilmeyenler için özetleyeyim: Bir kaç hafta önce Ayşe Arman'ın, son günlerde çok popüler olan Secret (Sır) kitabının yazarı ile yaptığı ropörtaj yayımlanmıştı, Hürriyet Pazar'da. Bu haftasonu öğrendik ki, o yazı tamamen uydurmaymış. Ayşe soruları yayımcı kanalıyla kadına göndermiş, gelen cevaplara göre de yazıyı hazırlamış ancak malesef cevaplar kadından değil, Türkiye'deki temsilciden gelmiş.

 

Bu noktada da Ayşe, "Kandırıldım, dolandırıldım, hukuki yollardan hakkımı arayacağım" diye basbas bağırıyor. Ali Saydam' a göre de, olayı okurlarla paylaştığı ve kafasını devekuşu gibi kuma gömmediği için, krizi iyi yönetiyor. Bence ise, fena köşeye sıkışıp, çuvalladı.

 

Ben de okur olarak basbas bağırıyorum; "Ben de kandırıldım, dolandırıldım." Çünkü ben o ropörtajı Ayşe Arman, sanki yüzyüze yapmış gibi okudum, çünkü o öyle yazmıştı. Cümleler, jestler, cevaplardan soru çıkartmalar, hep bu şekildeydi. Yani bir noktada kendisine yapıldığını bilmediği şeyi o bizlere - okuyucularına - bilerek yaptı. Şimdi ben de mi hukuki yola başvurayım?

 My Photo
Name: "Kedi"

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "

CURRENT MOON
moon info

Söz uçarken, yazı kalsın diye...