41 kere maallah...

« Önceki | Sonraki »

27/6/2007

E-Kitap...

Ben okur – yazarım derken iki kelimeyi de sonuna kadar kastederim. Yani oldukça iyi okurum ve fena da yazmam. Hatta benim okurluğum Bibliomani’nin 2 adım öncesine kadara gelip dayanmıştır. Hatta kociş, evlendiğimizden beri 3 ev (4 sene içinde) değiştirdiğimiz için, her taşınmada yanındakilere, “Okuyan hatun almayacaksın kardeşim, hem çok bilmiş oluyorlar hem de kütüphanesini taşımak için ayrıca mesai gerekiyor” diye serzenişte bulunur. (Son taşınmamızda, sadece kütüphane 37 koli olmuştuJ) Düşünün ki, üzerinden 1.5 sene geçti. Yani durum fena...

 

Ama her benim gibi okuyan gibi ben de, kitaba dokunmayı, koklamayı, kitapçılarda uzuuun saatler geçirmeyi çok severim. Bu ritüel, aynı terapi gibidir benim için. Erim bakar benim canım sıkkın, “Aaaaşk, ne dersin bi Fly – Inn yapalım mı? Hem birer kahve içer, hem de D&R’da kitap falan bakarız” der. Tabii kitaba ben, falana o bakar geneldeJ

 

Neyse sözümün özü şu ki, bu kitap bağımlılığı yüzünden, E-kitap (e-book) olayından biraz uzak kalmışım. Hani dokunamıyorum, fiziksel bir temas sağlayamıyorum ya, benim için tu kaka. Dolayısıyla da gelişmelerden bi haberim – dim.

 

Dün bir vesileyle internette sörf yaparken, www.ayrac.org isimli site ile tanıştım. Farklı alanlarda bi sürü e-kitap yüklemişler. Bilgisayarınızda winrar programı varsa, rahatlıkla indirip, sonrasında da okuyabilirsiniz. Ayrıca www.kitapsevenler.com  ve www.ekitap.org tavsiye edebileceğim diğer siteler. Bu saydıklarım ücretsiz ve türkçe, www.ebook.com ve www.ebooks.com sitelerinden de yabancı dildeki e-kitaplara, ücret karşılığında ulaşabiliyorsunuz. Sonra söylemedi demeyin.

27/6/2007

"Huysuz ve Tatlı Kadın..."

Haftasonu Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan Soner Yalçın’ın yazısından alıntılıyorum...

 

“...


İKİSİ de 1902 İstanbul doğumluydu.

İkisi de ailelerinin karşı çıkmasına rağmen, evlerini terk edip; yaşam biçimi, kurtuluş alanı olarak gördükleri sanatı seçtiler.

Afife, İstanbul Kız Sanayi Mektebi'nde okuyordu. Osmanlı'da Türk ve Müslüman kadınların sahneye çıkması yasaktı. O, yine de 1918 yılında "Jale" adıyla Darülbedayi'ye başvurdu. Kabul edildi. Ailesi bunu duyunca sert tepki gösterdi. Babası kızına "Fahişe mi olacaksın" diye bağırınca evi terk etti.

Afife Jale, Darülbedayi'de stajyer oyuncu kadrosuna alındı.

Yeniden doğmuştu; anne-babası, kulis ve sahneydi.

1919'da Hüseyin Suat'ın "Yamalar" adlı oyununda, "Emel" rolünü oynayacak Eliza Binemeciyan'ın Paris'e gitmesiyle şans ona güldü.

Böylelikle Afife Jale, Kadıköy'deki Apollon Sineması'nda sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadını oldu.

Ancak bir Türk kızının sahneye çıkması ortalığı ayağa kaldırdı. Afife Jale hep direndi. Ama Darülbedayi yöneticileri onu tiyatronun kadrosundan çıkarmak zorunda kaldılar.

UYUŞTURUCUYA BAŞLIYOR

Tiyatrosuz kalması Afife Jale'yi sarstı. Kaçışı haplarda ve uyuşturucuda aramaya başladı.

Hap, esrar, zamanla yerini eroine bıraktı.

Bu arada sahneye çıkmak için elinden gelen çabayı gösterdi.

Adını değiştirdi. Çeşitli kumpanyalar ile Anadolu'ya gitti. Karşısına zorluklar çıkarıldı. Kurtuluşu hep uyuşturucuda aradı.

1923'ten sonra Türk kadınları Atatürk'ün emriyle sahneye çıkmaya başladı.

Afife Jale mutluydu. Artık kötü günlerin geride kaldığını düşünüyordu.

Ama o uyuşturucuyu bırakmak istiyor; bu kez uyuşturucu onu bırakmıyordu! Sağlığı bozuldu. Sahnede ayakta duramıyordu. Tiyatroya veda etmek zorunda kaldı.

İşte o zor günlerinde Kuşdili Çayırı'nda, Hafız Burhan'ın konserinde sanatçıya tamburuyla eşlik eden Selahattin Pınar'la karşılaştı.

ÇALGICI DEĞİL SANATKÁR

Selahattin,
babası Denizli Milletvekili Sadık Bey'in iyi bir öğrenim görmesi için gönderdiği İtalyan Ticaret Okulu'nu yarıda bırakmıştı.

12 yaşında ut, 17 yaşında tambur çalmayı öğrenmişti.

Babasının sürekli "Benim oğlum çalgıcı olacak" şeklindeki "aşağılamalarına" dayanamayıp bir gün, "Hayır sanatkár olacak" deyince evde kavga çıkmış ve babasının üzerine yürümesi sonucu evi terk etmişti.

Yeni evi; daha sonra "Üsküdar Musiki Cemiyeti" adını alacak olan "Darü'l-Feyz-i Mûsıki"ydi. Anne-babası musikiydi. Musiki üstatlarından dersler aldı. Bestekár oldu. Ünlü sanatçıların kadrolarında yer almaya başladı.

İLK GÖRÜŞTE AŞK

Afife Jale, "Türk müziğinin aristokratı" Selahattin Pınar'
ın naifliğinden, kibarlığından, temiz giyiminden, güzel ve esprili konuşmasından etkilendi. Duyguları karşılıksız değildi.

Evlendiler.

Fatih Camii'nin karşısındaki bir apartman dairesine yerleştiler.

27 yaşındaydılar ama çocuk gibiydiler. Evde saklambaç oynuyorlardı. Ut, tambur tınısı, şarkılar, şiirler evlerinden hiç eksik olmuyordu.

Fakat, mutluluk kısa sürdü.

Çünkü... Afife Jale bazen odasına kapanıyor, saatlerce çıkmıyordu.

Selahattin Pınar, bir gün kapının anahtar deliğinden içeriye baktı.

Afife Jale koluna eroin şırınga ediyordu!

Uyuşturucu bulmak için bir eczacıyla da ilişki kurmuştu!

Selahattin Pınar karısına áşıktı. Her tutkulu insan gibi kendini aldattı. Afife Jale'yi kurtarmak isterken uyuşturucu bataklığına saplandı.

Afife Jale, eşinin daha kötü bir hale gelmemesi için ona yalvardı: "Ne olur boşa beni, terk et beni."

Selahattin Pınar hiç yanaşmadı ayrılığa. Afife Jale hep zorladı.

Ve 1935'te boşandılar.

Selahattin Pınar aşkını hiç unutamadı. Karşılıksız aşkı ve ayrılık acısını anlatan unutulmaz bestelerini bu dönemde yaptı:
"Nereden sevdim o zalim kadını"; "anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek"; "huysuz ve tatlı kadın"...

VE ÖLÜM

Korkusuz kadın Afife Jale, sokaklarda beş parasız intihar etmek ister gibi yaşadı.

Darülbedayi'deki dostlarının yardımıyla, Bakırköy Akıl Hastanesi'ne yatırıldı. 1941 yılının 24 Temmuz günü öldü.

Cenazesinde dört kişi vardı; onlar da tabutu taşımak için gelmişlerdi.

Zamanla mezar yeri bile kayboldu.

Ama o silinmedi. Efsane oldu. Artık biliniyor ki; o, Türk kadınının sahneye çıkması için kendi hayatını feda etmişti.

Selahattin Pınar, Afife Jale'nin ölümüyle yıkıldı. Daha da içine kapandı. Ardı ardına besteler yaptı. "Gecenin matemini aşkıma örtüp sarayım"...

6 Şubat 1960'ta Todori'nin Meyhanesi'nde ölene kadar Afife Jale'yi unutamadı.

 

*** Eroin'in o dönem olup olmadığı konusunda bizim dükkanda bir tartışma çıktığı için, ekşi sözlükten ek bilgi...

 

Eroin: 1845 senesinde ingiltere'de sentez edilen, 1896 yılında bayer tarafından "heroin" adıyla piyasaya tablet, toz, şurup, pastil olarak sürülen mucize ilaç. daha doğrusu di asetil morfin. bayer 1913 yılında eroin üretimini durdurdu ama iş işten geçmişti. ayrıca istanbul'da 1933 yılında yasaklanıncaya kadar cayır cayır eroin üreten üç ayrı fabrika bulunuyordu. hatta bir tanesi bu gün taksim parkının sonundaki ceylan otelinin yerindeydi...

17/6/2007

Babasız Kadınlar...

Ben yazmayı düşünüyordum ama, benim onları yazmamı bu kadar isteyeceklerini düşünmüyordum...

Babasız kadınların bu kadar çok mail göndereceğini beklemiyordum...

Babalarının prensesi kadınları yazarken, babasız
kadınları kendilerini yazı öksüzü hissedeceklerini tahmin etmiyordum.

Babasız kadınların babasız hayatlarını anlatmamı bu kadar isteyeceklerini sanmıyordum...

Sanmıyordum; çünkü babasız kadınların kendilerini ne kadar öksüz hissetiklerini biliyordum...

Bu öksüzlüğün dipsiz kuyularını yazılarda anlatmamı isteyeceklerini sanmıyordum...

Babasız kadınlar müthiş kadınlardı...

Babasız kadınlar, çok zor ama çok sevgi dolu kadınlardı...

Babasız kadınlar, onları terk eden babalarının, onlarda bıraktığı eksikliği bilen ve

erkeğine ona göre davranan kadınlardı...

Babasız kadınlar, onları sevmemiş görünen babaların, onlara yarattığı dilemmaları hayatta her şeyiyle yaşayan ve yaşatan kadınlardı...

Onun için babasız kadınlar, bir erkeği sevdi mi çok sever, acıtırkense çok acıtırdı...

***


Severken, sevilemeyen baba kadar okyanus bir sevgi, acıtırken acıtılamayan baba kadar cehennem bir acı yaşardınız...

Okyanusun üstündeki güneşin pırıltılarıyla, yedi kat derinliklerdeki cehennem ateşi arasında kum saati olurdunuz...

Babasız kadınlar kendilerinde olmayan büyük mutlulukları, yaşamadıkları büyük sevgileri kimselerle kıyas kabul etmez biçimde erkeklerine
sunarlardı...

Karşılığında sınırsız sevgiler, geçmiş eksikleri dolduracak ilgiler beklerlerdi...

Onu bulamadılar mı acıtırlardı...

Zamanında acıtamadıkları babalarını da acıtmışcasına acıtırlardı...

Katmerleşen acı, nefes aldırmazdı... İlgisi yeterli bulunmayan erkek, ilgisiz babayla toplanır, öfkesini alamayan küçük kız çocuğu, öfkesini bu kez katmerli alacak bir babasız kadına dönüşürdü...

Onun için babasız kadınlarla dans, okyanusta bir yelkenli gibiydi...

Okyanusun sonsuzluğunda müthiş zevkliydi...

Denizi ve sevgiyi bir göl gibi değil, sonsuz bir özgürlükte hissettirirdi...

Babasız kadınlarla dans, aynı zamanda çok riskliydi...

Azgınlaşan okyanus dalgalarının nerede ne zaman erkeği alabora edeceğini kestirmek güçtü...

Dalgaların ne zaman şiddetleneceğini bilmek her zaman mümkün değildi...

Okyanusun altındaki derinliklerin hepsine hakim olmak güçtü...

***


Baba sevgisizliğinin, baba terk edilmişliğinin, etraftaki babalara karşı babasızlığın ne olduğunu anlatabilmek felsefeyle mümkün değildi. Her halükarda babasız kadınlar müthiş sevgilerin ve müthiş acıların kadınıydılar...

.....

***


Benim kızım babasız kadınlardan olmadı...

Ama bu babasız kadınlardan beni hiçbir zaman uzak tutmadı...

Çünkü babasız kadınlar müthiş kadınlardı.

Can acıtsalar da, okyanus dalgaları gibi tehlikeli olsalar da, sevginin sonsuzluğunda okyanus güzelliğindeydiler...

Erkeklere karşı güvensizdiler...

Ama erkeklere karşı güven duymak isteyecek kadar

sevgi doluydular...

Hiçbir zaman tam güven duymayacaklardı...

Ama her zaman hayatlarını teslim edecek kadar seveceklerdi...

Bugün babalar günü... Babasız Kadınlar için yazdığım yazıyı yayınlayacağım bugün...

Ya kızını sorumsuzluğundan unutup gittiğinden, ya başka annelerden başka çocuklara sahip olup, eskisini terkettiğinden ya da bu hayata erken veda ettiğinden kızlarının yanında olmayan babaların kızları onlar...

Babasız Kadınlar onlar...

O kadınların hayatta ilerki hayatlarında erkeklerle neler yaşadığını anlatıyor bu yazı...

Babasız Kadınlar çok özel kadınlardır...

Çok acıtırlar ama çok da mutlu ederler...

.....

 

Reha Muhtar / Vatan Gazetesi, 17.06.2007

13/6/2007

Erkekler Mars'tan, Kadınlar Venüs'ten...

Lütfen ne alaka demeyin ama huzurlarınızda teşekkür etmek istediğim insanlar var. Otomatik vitesi, klimayı ve Msn’i bulan kişilere koccaman birar öpücük.

 

Biliyorsunuz kocişim taaaa Çin’de. Ama biz gündüz fırsat buldukça ve her akşam msn de biraz oldun hasret gidermeye çalışyoruz. Hiç değilse bir nebze olsun alıyor gazımızı.

 

Bu arada ben bunları çiziktiriyorum ya, hiiiç birinden haberi yok. Bu akşam dedim ki, “Aaaaşk, sen Divitim’i okuyo musun?”, cevap “Ya karıcım burada toplantılardan başka bişeye fırsat mı var? Zaten Internet ağları da çok zayıf”. Peki dedim “Evlilik yıldönümümüz için ne yazdım biliyo musun? Doğumgünün veya oraya gidişinle ilgili” Yok. Ama cevap süper... “Ya Karıcım bu kadar sık yazdığını bilmiyodum...” Yuh, her tarihin arasında en azından 1 ay varJ

 

Inanmazsınız ne Divitim’in adresinden ne de adresin favorilerde kayıtlı olduğundan haberdar. Hadi bakalım. Ölelim mi, öldürelim mi?

 

Ben olsam ve o böyle bişi yapıyo olsa, neredeyse her gün ilk iş bakardım. Ama ona sorsanız o çok yoğun, bense çok aylak. Halbuki benim için AŞK bu.

 

Yine inanmazsınız, dükkanda bütün milletten misafirler sıraya dizildi geçen bir ay. Çinlisi gitti Arabı geldi, o gitti İtalyan arkadından Faslı ve Fransızlar. Haftasonu dahil çalıştım. (Gerçi bu çalışma bir ay içinde boğazda yapılan 3 ayrı tekne gezisini de içeriyor ama seçemem di miJ) Neyse ben bu tempoda annelerimizin anneler günü hediyelerini (elde yapıldı), kocamın doğumgünü sürprizini, annesinin doğumgünü hediyesini, babalar günü hediyelerini de aradan çıkarttığım gibi, kocişim için, hiç bişeyi unutmasın diye, yanına alması gerekenlerin bir listesini hazırladım.

 

Bu noktada “Erkekler Mars’tan, Kadınlar Venüs’ten” demek ne kadar doğru bilmiyorum. Ve sakın bu anlattıklarım kocişimin dangul dungul biri olduğu fikrine yönlendirmesin sizi. Esasında bir çok konuda çok düşünceli ve yardımcıdır. Ama farklı kişilikler ve bunların hayata yansıması bu anlattıklarım sanırım.

 

Çok komik ama 4 senedir hala benimle Scrabble oynamaz. Niye çünkü bi kere yenmişim ben onu ve o buna sinir olmuş. Hadi buyurun buradan yakın.:)

3/6/2007

Şafak Karanlık...

Kuzum, 15 günlüğüne, dünyanın bir ucuna gitti. Taaaa Çin’e. Ben de burada kalakaldım. Kiminle konuşsam, “Ooo iyisin, artık kafanı dinleyip, istediğin şeyi yaparsın” diyor. Sanırım sorsanız kuzum da aynı şeyi söyler. Bizim için hiçbir şey ifade etmeyen bir cümle şu yukarıdaki. Çünkü biz zaten birlikteyken de istedikleri şeyleri yapabilen nadir çiftlerdeniz galiba. Arkadaşımızla buluşmak istersek buluşuruz, hatta istersek onda kalırız bile mesela. Şimdi ise, sinerjimiz bozulduğu için, normalde yapabildiğimiz şeyleri de yapamaz oluyoruz.

 

Böyle iş seyahatleri öncesi hep konuşuruz – ki ilk defa bu kadar ayrı kalacağız - (Allah başka ayrılıklar göstermesin inşallahJ) gidene mi zor, kalana mı diye? Elbette iki taraf için de zor ama sanırım bu sefer kalana biraz daha zor.

 

Çünkü birlikteyken evin her yeri bişey ifade ediyor. Başka başka notlara, üst üste değişik anlamlar yüklüyorsunuz. Paylaşılan güzellik, yapılmış bir espri, belki sitem, zaman zaman da dökülmüş gözyaşı ama iki kişiden bir oluyorsunuz.

 

Onun için ise, mesafe sorun olsa da, yeni tanışacağı kişiler, gireceği toplantılar veya yapacağı anlaşmalar kafasını dağıtmak için birer sebep.

 

Geçen sene evin leyleği bendim. Kuveyt, Katar, Fas dolaştım, durdum. Bu sene sıra Kuzu'da gibi. Beni de boş bir ev, beslenecek, her daim aç, balıklar ve yazılacak hasret dolu yazılar bekliyor gibi gözüküyor.

 My Photo
Name: "Kedi"

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "

CURRENT MOON
moon info

Söz uçarken, yazı kalsın diye...