41 kere maallah...

« Önceki | Sonraki »

19/5/2007

You Are My Sunshine...

You are my sunshine,

My only sunshine,

You make me happy when

Skies are grey...

You never know,

Dear how much I love you.

Please don't take my sunshine away!"

The other night, dear, as I lay sleeping, I dreamed I held you in my arms."

You are my sunshine,

My only sunshine.

Please don't take my sunshine away."

 

Seni çooook seviyorum

 

Kavıcın...

1/5/2007

Bu Aralar...

- Canım yakıyorlar şu sıralar. Sanki sıraya girmiş gibi, birbirleri ardına. Hele biri... Kendi açtığı yaranın, bağlamış kabuğunu kaldırıp üzerine bir kez daha tuz bastı. Bense hiç ama hiç birşey yapamadım. Öylece kala kaldım. Dilim tutuldu sanki. Söylenen söze verilecek çok cevap, gösterilecek çok tavır vardı belki ama ben yapamadım, yapmasım. Şimdilerdeyse güvenli ve sakin sularda, kendi içimdeki fırtınaların durulmasını bekliyorum.

 

- Dört günlüğüne İzmir’e kaçtık kocacığımla. Nasıl güzeldi. Herşey ve herkesten uzak. Sadece ikimiz. Güzel İzmir’ime bırakın baharı, neredeyse yaz gelmişti. Balık güzeldi, rakı güzeldi, aşk güzeldi İzmir’de.

 

- İki tane çok ama çok beğendiğimiz oyun izledik. Birincisi, Yangın Duası. Yazan, yöneten ve oyunculardan biri Berkun Oya. Hani bir dönem sanırım CNNTürk’te Defakto diye bir program yapardı. Aynı tarz bu oyunda da hakim. Müthiş bir karizma, insanın hoşuna mı gittiğine, sinirini mi bozduğuna karar veremediği, ışık ve ses oyunları. “Koca kafa kimde var...” düşünün ki bu replik oyun öncesinde belki 30 – 45 dk arka arkaya, farklı tonlarda tekrar ediyor. Sonuç, sıra dışı bir oyun arıyorsanız, Yangın Duası’nı kaçırmayın... İkincisi de, Uyarca. Baş rollerinde Atsız Karaduman,  Atilla Olgaç, Tarık Ünlüoğlu oynuyor. Herşeyiyle inanılmaz gerçekçi, hatta sinir bozucu. Dekor ve ses o kadar iyi ki, kendinizi gerçekten yerin 5 kat altındaki bir depoda farzediyorsunuz. Soğuk hava deposunun! kapısı açıldığında, içinizi bir ürperme kaplıyor. Damlayan su ve lağıma karışma sesleri bir zaman sonra sinirlerinizi bozuyor. Ağır ağır inen asansör, yerin 5 kat altında olduğunuz fikrini bir kez daha pekiştiriyor. Hele finali... of.

 

- Biliyorsunuz Mart ayında ekmek kursuna gitmiştim. Nisan ayındaki aktivitemiz ise, çikolata kursuydu. Artık sevdiklerime, kendi yaptığım, birbirinde farklı çikolatayı hediye edip, ikram edebiliyorum. Kursa gittiğim gün, birşey olsa da iptal edilse diye yalvarırken, kurs çıkışı kafamın içi bomboş olmuştu. Her çikolata yapımı, inanılmaz bir terapi gibi. Yeterince eridi mi, kalıpta boşluk kalmasın, içlerine ne koysam, yeterince dondu mu? diye düşünürken, başkaca herşey kafanızdan uçup gidiyor. Sıradaysa, İtalyan Mutfağı var.

 

- Şimdiki evimizin, bize müthiş keyif veren bir balkonu var. İzmir'deyken, dumansız ızgaralardan alıp, haftasonları, balkonda mangal yapma fikri düştü aklımıza. Orada dolaşırken Tefal'e girip baktık. Largo modeli, 235 ytl idi. İnternetten 155 ytl'ye sipariş verdik ve İstanbul'a döndüğümüzde teslim ettiler. Hiç vakit kaybetmeden haftasonu denedik. Muhteşemdi. Evde mangalbaşı. Beraberinde de, sanırım bizim freeshoptan aldığım, Robert Mondavi, Private Selection, 2003, bize eşlik etti. Artık başkaca şarabı zor içeriz diye düşünüyorum.

 

- Bi de, artık evimizde mis gibi ekmek kokuları dolaşıyor. Nefis. Kursa gittiğimden beri evde 3-4 defa ekmek yaptım ama vakit alan bir iş olduğu için, sabah kahvaltısında kendi ekmeğinizi yemek istiyorsanız, ya erken kalkacaksınız, ya da kahvaltıyı geç edeceksiniz. Biz de, yine İzmir'de dolaşırken, ekmeğimiz uyandığımızda hazır olsun, evin içi mis koksun diye, Sinbo 4705 ekmek makinesini almaya karar verdik. O da ızgarayla beraber geldi. Mis gibi, dışı kıtır, içi pamuk, kocaman ekmekler yapmanın yanında, hamur yoğuruyor, çok başarılı reçel yapıyor, henüz denemedim ama kek, pilav ve güveç de yapıyormuş.

5/4/2007

"Kahve Çekirdeğime..."

Bir baba evlenmek üzere olan oğluna tavsiyelerde bulunuyormuş. “Son tavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum” demiş. Mutfağı ve yemek yapmayı bilmeyen delikanlı “Olur” demiş çekine çekine…

Baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup üçünün de altını yakmış. “Şimdi. İstediğim her şeyden iki tane vereceksin bana” demiş oğluna. Sırasıyla havuç, yumurta ve kavrulmamış kahve çekirdeği istemiş… Oğlu hepsinden ikişer tane vermiş babasına.

Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayı ikinci kaba ve iki kavrulmamış kahve çekirdeğini üçüncü kaba koymuş. Her üçünü de yirmi dakika süreyle kaynatmış. Daha sonra kapları indirip yemek masasına buyur etmiş oğlunu. Yemek masasında üç tabak duruyormuş. Kaplarda kaynayan havuçları, yumurtaları ve kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş. Sonra oğluna dönüp sormuş: “Ne görüyorsun?” Oğlu düşünürken açıklamaya başlamış. “Havuçlar haşlandıkça aslini kaybedip yumuşamış. Yumurtalar görünüşte bastaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış. Kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor, basta neyseler sonunda da öyleler…”

Sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş: “Evlilikte aşk ve şefkat birlikte olmalıdır. Aşksız bir evlilikte her iki es de su gördüğün havuçlar gibi birbirlerini tüketirler, eskitirler, pörsütürler. Şefkatsiz bir evlilikte ise esler birbirlerine ne kadar tahammül etseler de, su gördüğün yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, Birbirlerinden uzaklaşırlar. Aşkın da şefkatin de olduğu bir evlilikte ise, şartlar ne olursa olsun, esler tıpkı su kahve taneleri gibi, birbirlerinin yanında kalırlar, kişiliklerini yitirmezler. Kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır olmaları gibi, onlar da birbirleriyle bas basa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler.” Oğlu aldığı bu dersten tatmin olmuşa benziyordu.

“Asıl ders bu değil!” dedi baba. Oğlunun elinden tuttu, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde kalan suları gösterdi. “Havuçlardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak… İkisinde de bir tat yok.” Kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu yavaşça bir fincana boşalttı. Mis gibi taze kahve kokuyordu. Fincanı oğluna uzattı.”İçmek istersin herhalde!” dedi.

Oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürdü: “Kahve çekirdekleri gibi birbirlerini tüketmeyen eslerin paylaştığı yuva da iste böyle olur. Mis gibi. Temiz ve huzur verici. Başka herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze kahve gibi… Çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve şefkatle davranarak hayata kendi tatlarını, kokularını ve renklerini katmayı başarırlar.” (Anonim)

 

28/3/2007

Beni Bu Havalar Mahvetti...

Hafta başında gelen mailde bütün haftanın günlük güneşlik geçeceği yazıyordu. Gelin görünki buna aldanan ben, şimdi hasta olup olmamak arasında gidip geliyorum. Mesela burnumun bana göre sağ kanalı faaliyetini bir süreliğine askıya aldı. Boğazımda ise sanki birileri voodoo büyüsü yapar gibi iğneler batırıyor. Sanırım benim bu sümüklü böcek modum bir süre daha devam edecek. Ne demiş büyüklerimiz, yatarsan bir hafta, yatmazsan yedi gün.

 

İşte bu fiziksel düşkünlüğüme, sanırım bahardan dolayı, bir de psikolojik olan eşlik ediyor son zamanlarda. Şairin dediği gibi "Beni de bu havalar mahvetti". Durduğum yerde durmak istemiyorum, yatağım hiç olmadığı kadar cazip bana. Televizyon izlerken, kitap okumak, kitap okurken boş boş dışarı bakmak istiyorum. Sırf denemek için kurabiyeler yapıyorum bu aralar. Ama bir çoğunu da komşuya, kapıcıya, anaokulundaki arkadaşlarıma!!! dağıtıyorum. Çikolatalı yapıyorum, yaptıktan sonra canım un kurabiyesi istiyor, başka akşam onu yapıyorum bu sefer acaba tuzlu, kıyır, kıyır bişeyler nasıl olurdu diye bir kurt düşüyor içime.

 

Elbetteki içinde bulunduğum ruh halinin bu anlamdaki yansımasından en çok sevgili eşim faydalanıyor. Ev, Gezi Pastanesi'ndekilerin kulakları çınlasın, cookie :) cenneti. Ancak sadece kurabiyeyle sınırlı değil yemek konusundaki hizmetim. Pazartesi akşamı dedim ki, "İster misin yarın akşam Focaccio'dan pizza yapayım." Ay demez olaydım. Önce bir araba dalga geçti benimle. O nasıl isimmiş, Pikaçu gibiymiş. Biz ona "Kamil" desek olamaz mıymış? Sanki italyana gittiğimizde "A, ben bir somon carpacio rica ediyorum" diyen kendisi değil.

 

Neyse ben Focaccio 'dan pizza yapmaya kadar verdim ama evde yaş maya yok. Kociş önce biraz nazlandı ama sonuç onu heyecanlandırmış olacak ki, sonunda gidip malzeme eksiklerimizi tamamladı. Ve hamuru geceden hazırlayıp dolaba kaldırdım. Aynı hocamızın dediği gibi ertesi akşam da eve gelince çıkartıp biraz daha mayalanmasını bekledim. Yaklaşık yarım saat sonra pufidik bir hamur olmuştu. Havasını aldıktan sonra üzerine domates sos, malzeme ve en üste de bol kaşar koyup fırına verdim. Tam pişme sürecinin ortasında kociş geldi ve "Sınıf sınıf, bu nasıl bir koku" deyip, "Kavıcık bana foçaçu ! yaptı" diye dolanmaya başladı. Valla ne yalan sööliyim, pizza tadından yenmiyodu.

21/3/2007

Oradan Buradan...

* 2-3 gündür Digiturk Müşteri Hizmetleri'nden telefon açıyorlar ancak müsait olmadığım için cevap verememiştim. Bugün, azimlerine saygı duyduğum için, "Evet" dedim "buyurun, nasıl yardımcı olabilirim". Efendim Müşteri Memnuniyet Beklentisi anketi gibi bişey yapıyorlarmış. Sorular şöyleydi:

- Telefondaki müşteri temsilcisinin ne kadar nazik olmasını bekliyorsunuz?

- Müşteri temsilcisinin size ne kadar detaylı cevap vermesini bekliyorsunuz? falan falan.

Bunlara 1 en düşük, 5 en yüksek olmak üzere cevap vermemi bekliyorlardı. Dedim ki; "Bu anket küllüm saçma. (Kız bozuldu tabii) Verdiğiniz hizmet hakkında ne düşündüğümü derecelendirebilirim ama sizden beklentim, bir müşteri olarak, zaten en yüksek seviyededir. Bunu sorgulamanız kadar mantıksız birşey olamaz ve benim de daha fazla buna ayıracak vaktim yok, teşekkür ederim." 

 

* İstiklal Caddesi'nde Atlas Dergisi'nin 15. Yılı sebebiyle 31 Mart'a kadar "Kadın: İmaj ve Gerçek" isimli bir fotoğraf sergisi var. Ebatlar kocaman, içerik oldukça etkileyici. Yok oraya gidecek hiç vakit bende nerdee  derseniz, bizde hizmette sınır yok: http://www.kesfetmekicinbak.com/fotograf/atlas/index.htm

 

* Adem'in Trenleri, Başkalarının Hayatları, Duvak, Apocalipto, Umudunu Kaybetme, İskoçya'nın Son Kralı ve Takva son dönemde seyredip, etkilendiğim filmler. Tavsiye ederim.

 

* Her zaman olduğu gibi 4-5 kitabı aynı anda okuyorum, galiba bir burç defosu bu:)) Ambler Uyarısı / Robert Ludlum, Lucifer / Michael Cordy, Ekinoks / Michael White ve Yazı Odasında Yolculuklar / Paul Auster şu anda başucumdakiler.

 

* Belki dikkatinizi çekmiştir. Büyükşehir Belediyesi, Unesco tarafından 2007'nin Mevlana Yılı ilan edilmesi sebebiyle, bazı üst geçitlere, onun meşhur sözünün yazılı olduğu afişler astı. Ama malesef anlaşılamayacak, manasından uzak, ancak bilenlerin anlayabileceği şekilde. Orijinali ise aşağıda;

 

"Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

 .....

Ben yaşadıkça Kur'an'ın bendesiyim
Ben Hz.Muhammed'in ayağının tozuyum
Biri benden bundan başkasını naklederse
Ondan da bizarım, o sözden de bizarım, şikayetçiyim...

 .....

Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız
Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir...

 .....

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...

 ....

İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır.
Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır.
Hamd, yalnız tek olan Allah'a mahsustur.
Tevhid ehline selam olsun."

 My Photo
Name: "Kedi"

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "

CURRENT MOON
moon info

Söz uçarken, yazı kalsın diye...