41 kere maallah...

« Önceki | Sonraki »

21/3/2007

Nevruz Bayramı...

Orta Asya'da yaşayan Türkler, Anadolu Türkleri ve İranlıların yılbaşı olarak kabul ettikleri güne, Farsça Nev (yeni), Ruz (gün) kelimelerinin birleşmesinden oluşan ve yeni gün anlamına gelen Nevruz adı verilir. Nevruz, gece ve gündüzün eşit olduğu Milâdi 22 Mart, Rumi 9 Mart gününe rastlamakta olup, Nevruz-i Sultani, Sultan Nevruz, Sultan Navrız, Mart Dokuzu gibi adlarla da anılmaktadır.

 

Nevruz’un İran’dan çıktığı söylense de, " On İki Hayvanlı Türk Takvimi’nde" görüldüğü üzere, Türklerde de çok eskiden beri bilinmekte ve törenlerle kutlanmaktadır.

 

Türklerde ise Nevruz, Ergenekon destanı çıkışlıdır ve yeni bir yılın başlangıcı olarak kabul edilmiş, günümüze kadar da bayramlarla kutlana gelmiştir.

 

Orta Asya'daki Türk topluluklarından Azeri, Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek, Tatar, Uygur Türkleri, Anadolu Türkleri ve Balkan Türkleri Nevruz geleneğini canlı olarak günümüze kadar yaşatmışlardır.

  

Türkiye

 

Tarihi incelediğimizde, Osmanlı Padişahlarınca Nevruz'a özel önem verildiğini görüyoruz. Padişahlara Nevruz günlerinde "Nevruziye" adı verilen telhisler yazılarak, padişah kutlanırdı. Nevruz günlerinde müneccimbaşı, yeni takvimi padişahlara sunar, o anda aldığı bahşişe de "Nevruziye Bahşişi" adı verilirdi. Saray hekimbaşları tarafından hazırlanan ve Nevruziye denen çeşitli baharatlardan yapılmış macunlar, padişah ailelerine ve büyüklere sunulurdu. O gün için yapılmış olan macunlar, porselen kapaklı kâseler içinde takdim edilir ve müneccimbaşılar tarafından Nevruz gününün hangi saatinde yenmesi gerektiğini yazan bir kağıt, bu kâselere iliştirilirdi.

 

Geçmişte Nevruziyeler sadece fakirlere ve hastalara verilirken, zamanla talebin artması nedeniyle, haksızlık olmaması için çevreye saçılmaya başlanmıştır. Mesir ile Nevruz Macununu aynı uygulamadan kaynaklanmakta ve her ikisinin de şifa niteliği bulunmaktadır.

 

Günümüzde ise, Anadolu'da "Sultan-ı Nevruz", "Nevruz Sultan", "Mart Dokuzu" ve "Mart Bozumu" gibi adlarla bilinen Nevruz, gelenekleriyle Türk toplumu içinde yaşamaya devam etmektedir.

 

Ağaç işleriyle uğraşmaları nedeniyle tahtacı olarak isimlendirilen ve Türkiye'de yaşayan Tahtacı Türkmenleri'nde Nevruz Bayramı, eski Mart’ın dokuzudur ve Sultan Nevruz olarak adlandırılmaktadır. Nevruz, Tahtacı Türkmenleri’nin yayla çıkışında, 22-23 Mart tarihlerinde, kutlanmaktadır. Tahtacı Türkmenleri’nde Nevruz ölülerin yedirilip içirildiği gün olarak kabul edilir. Burada eski Türk inanç sisteminin atalar kültü kendini göstermektedir.

 

22 Mart, Nevruz'dan bir gün önceyi karşılar ve o gün, Nevruz hazırlıkları yapılır, çamaşırlar yıkanır, yemekler hazırlanır. Yakın akraba ve komşular, birbirlerine Nevruz ziyaretine gidip gelmeye başlarlar.

 

23 Mart sabahı erken kalkılır. Yeni ve temiz elbiseler giyilerek, önceden hazırlanan yiyeceklerle birlikte mezarlığa gidilir. Mezarlığın başında bulunan ocaklarda kahve pişirilir, sohbet edilir. Herkes komşu mezarları ziyaret etmek ve çay, kahve içmek zorundadır. Daha sonra topluca yemek yenir. Bu arada sazlar çalınır, şarkılar, türküler söylenir, ağaçlarda salıncaklar kurulur ve çocuklar "bayrak" adı verilen uçurtmaları uçururlar.

 

Öğleden sonra kadınlar geniş bir tabağa çerezler koyarak, "hak üleştirir" ler. Yiyecekler gelen geçene dağıtılarak, "ölünün ruhuna değsin" dileğinde bulunur. Yemekten sonra aile fertleri teker teker mezar taşını öperler, daha sonra mezarlıktan dönülür.

 

Akşam komşu ve akrabalar, eğlencelerini ve sohbetlerini, yeme ve içmelerini sürdürürler, sohbetler sabaha kadar devam eder. Bu bayramda herkes güler yüzlüdür. Suçlar bağışlanır. Bayrama katılmak zorunludur, katılmayan köy halkınca dışlanır.

 

Yörükler arasında Nevruz ile birlikte kışın bittiği ve bahar mevsimin başladığı kabul edilir. Köy ve yaylalarda 22 Mart'ta şehirlerde ise, Nevruz Pazar gününe rastlamazsa, bu tarihi takip eden Pazar günü kutlanır. Köy halkı, 22 Mart sabahı yaylalara doğru yola çıkar, daha önceden "davar evleri" ne yerleşmiş olanlar, köyden gelen akraba ve komşularına ev sahipliği ederler. Köylerden gelen grupla yayladakiler karşılaştıklarında, bir el silah atarak "Nevruzunuz kutlu, dölünüz hayır ve bereketli olsun" şeklinde selamlaşırlar. Gelen misafirler çadırlara yerleşir, kendilerine ikramlarda bulunulur. Sürü sahipleri tarafından kesilen kurbanlar, hep birlikte yenilir. Sünni olan Yörüklerde, imamlar tarafından yapılan dualara halk da katılır ve şükredilir. Gençler tarafından yapılan eğlenceler düzenlenir, yemekler yenir, şarkı ve türküler söylenir, oyun oynanır. Eğlenceler geç saatlere kadar devam eder.

 

Gaziantep ve çevresinde, 22 Mart gününe "Sultan Navrız" adı verilir. Halk arasındaki inanca göre, 21 Mart'ı 22 Mart'a bağlayan gece Sultan Navrız, belli olmayan bir saatte gökte, ayaklarındaki halhalları gıcırdatarak, önünde gergefini işleyerek, batıdan doğuya göç eden güzel bir kızdır. Başka bir inanca göre ise, "kuş donuna" giren ve ayaklarındaki halhalı gıcırdatarak uçan bir ermiştir. Nevruz gecesi Sultan Navruz'ın geçtiği saatte uyanık olanların, bütün dileklerinin gerçekleşeceğine inanılır. Bu sebeple evdeki bütün kap kacağa su doldurulur, sabaha kadar beklenir ve Nevruz gecesi, ay ışığında avluya bir tekne içerisinde su bırakılır ve sabaha kadar ibadet edilir. Yöresel inanca göre, dilek kabul edilirse teknedeki suyun altına dönüşeceğine inanılır. Ertesi sabah bütün halk kırlara, bostanlara gider, orada çiğ köfte, şareli pirinç aşı, yumurta yerler, çeşitli oyunlar oynarlar, eğlenirler.

 

 Diyarbakır'da Nevruz günü halk, eğlence ve mesire yerlerine giderek Nevruz'u kutlarlar.

 

Doğu Anadolu halkı için Nevruz gecesi, kutsallık taşır. O gece, canlı cansız bütün varlıkların Allah’a secde ettiklerine, herkesin yıllık rızkının ve yazgısının belirlendiğine inanılır.  Herkes, güzel ve yeni elbiseler giyerek yeni yıla hazırlanır. Evlerde yemekler yapılır, karşılıklı ziyaretler birbirini takip eder, fakirlere yardım edilir. 17 Mart gününe bağlanan gece, aile reisi aile mensuplarının sayısı kadar küçük taş toplar, bunları evin bacasının dış kısmında bir yere koyar. Taşların kimi temsil ettiği, daha önceden belirlenir. Bayram sabahı bu taşlar yoklandığında, hangisinin altında kırmızı böcek bulunursa, uğur ona atfedilir. Bununla ilgili olarak, ailenin o uğurlu ferdi yüzünden Allah’ın rızkının kendilerine verildiğine inanılır.

 

Mart ayı içinde Anadolu'nun bazı yörelerinde görülen bir başka gelenek de, Mart ayının ilk çarşambasını içine alan "kara çarşamba" geleneğidir. Bu tarihte törenler yapılır, çeşitli yiyecekler hazırlanarak birlikte yenilir. Aynı gece gençler bir dilek tutarak, komşularının kapısını dinlerler. Konuşmadan yayık yaymak da, yaygın bir gelenektir.

 

Kars ve çevresinde bu tarihte kapı dinleme, baca-baca âdetleri görülür. Evde bulundurulan çeşitli meyvelerden, baca-baca gezenlere verilir.

 

Tunceli çevresinde o gün, erkekler alınlarına kara sürerek su kaynaklarına giderler. Bu karaları orada temizleyerek, dua ve niyazda bulunurlar. Bunun yanında, kötülük ve sıkıntılardan kurtulma dileği taşıyan farklı uygulamalara da rastlanır.

 

Özellikle Orta Anadolu'da Nevruz, "Mart Dokuzu" olarak bilinir. Diğer bölgelerde olduğu gibi 22 Mart sabahı oldukça erken kalkılır, mezarlar ziyaret edilir, niyet tutulur. Niyetlenecek kişi mezarlardan birer taş alarak, kırka tamamlar. Taşları bir torbaya koyup, niyet tuttuktan sonra evine asar ve bir yıl bekler. Niyet kabul olursa, taşların kırkbir adet olacağına inanılır. Bir daha ki Mart Dokuzu'nda, niyet kabul olsa da olmasa da taşlar, iade edilir.

 

Nevruz'la ilgili olarak Anadolu'da görülen diğer gelenekler arasında; ağacın güneşten etkilenmemesi için ağaca bez bağlanarak yapılan "Mart ipliği" âdeti ve özellikle Giresun'da "Mart bozumu" âdeti önem taşımaktadır. Mart bozumunda, akarsulardan alınıp getirilen su evlere serpilir, ayağı uğurlu bir misafirin gelmesi ve "Mart'ınızı bozuyorum" demesi beklenir.

 

Tekirdağ'da Nevruz; soğukların sonu, baharın başlangıcı olarak kabul edilir ve "Nevruz Şenlikleri" adıyla kutlanır.

 

Edirne'de, 22 Mart günü yapılan Nevruz kutlamalarında mesire yerlerine gidilir, eski hasırlar yakılarak üzerinden atlanır.

 

Kırklareli'nde Nevruz, "Mart Dokuzu" adıyla kutlanır, çeşitli yiyecekler hazırlanarak kırlara gidilir.

 

Nevruz, İzmir Urla'da "Mart Dokuzu Şenlikleri" adıyla kutlanırken; Tire'de "Sultan Nevruz Bayramı" olarak bilinir.

 

Uşak'ta Nevruz kutlamaları oldukça yaygındır. O gün için, "yıl yenilendi" tabiri kullanılır.

 

Sivas'ta Mart Dokuzu'nda gök gürlerse, o yıl ürünün bol olacağına inanılır.

 

Şebinkarahisar'da 22 Mart sabahı akarsularda yıkanıldığı takdirde, kuvvet ve sağlık kazanılacağına inanılır.

 

Kazakistan

Kazaklar, Nevruz törenlerinde Mevlid okuturlar. Evler baştan aşağı temizlenir, herkes en iyi elbiselerini giyer. Nevruz törenleri sırasında ev duvarlarına veya çeşitli eşyalar üzerine kil kaplar atılarak parçalanır, ateş üzerinden atlanır. Ateşten atlamaların, eski yılın kötülüklerinden ve hastalıklarından sıyrılmak, yeni yıla sağlıklı bir şekilde girmek için yapıldığı tespit edilmiştir. Kazaklar, Nevruz'da yaptıkları yemeğe "Nevruz-köcö" adını verir. Ayrıca nevruz çorbası veya lapa adı verilen başka bir yemek de yaparlar ve bunları o gün komşularına dağıtırlar.

 

Kırgızistan

Kırgızlar, yeni yılın ilk gününe Nooruz adını verirler ve o gün "Nooruz köcö" denilen özel bir yemek yerler. "Köcö", darı yarması veya bulgur konulmak suretiyle yapılan bir nevi tirittir. "Auz köcö" denilen "kavut" da bu günün özel yemeklerindendir. Kırgız yılı, gece ile gündüzün bir olduğu günde yapılan Nevruz Festivali ile başlar ve yılbaşı bayramı 21 Mart'ta kutlanır.

 

Özbekistan

Özbekistan'ın Semerkand, Buhara, Andican taraflarında Nevruz törenleri, Nevruz günü başlar ve bir hafta devam eder. Halk, bu Nevruz eğlencelerine "Seyil Eğlenceleri" adını verir ve Seyil Yerleri dönme dolaplar, çalgıcılar, beççeler, seyyar satıcılarla dolar. Nevruzun birinci günü, halk çadır çadır gezerek birbirlerinin bayramını kutlar. Bu ziyaretler sırasında ikram edilen yemek, "aş" adı verilen pilavdır. Ayrıca çay ve çeşitli meyveler de sunulur. İkramların yanısıra, Köpkari, güreş, at yarışları ve horoz dövüşleri gibi spor gösterileri düzenlenir, Nevruz kutlamalarından esinlenmiş tiyatro eserleri sahnelenir.

 

Türkmenistan

Türkmenler, yeni yılın ilk gününe Novruz adını verirler. Novruz'dan beş altı gün önce,   her Türkmen ailesi temizlik yapmaya başlar. Novruz için Türkmen çöreği, Türkmen petiri, külce, yağlı börek, şekşeke, koko, bovursak, Türkmen palovu hazırlanır. Ne kadar çok yiyecek hazırlanırsa, yeni yılın o denli iyi geçeceğine inanılır. Semeni, Novruz'un özel yiyeceğidir. Birkaç aile birleşip büyük bir kazanda buğday özüne, un, su ve şeker ekleyerek hazırlarlar. Bir gün önceden pişirilmeye başlanan semeni, 21 Mart sabahı hazır olur.

 

Azerbaycan

Azerbaycan'da Nevruz, üç gün sürmektedir. Her yıl Mart ayının 21-23. günleri, büyük törenle kutlanır. Nevruz'dan sonraki en önemli gün, "ahir çerşenbe/son çarşamba" dır. Bu güne, "ılin ahir tek tek" günü de denir. Bayram ayı içindeki dört haftanın Çarşamba günleri de önemlidir. Buna "üskü" denilmektedir. "Ahir çerşenbe"den önceki Salı günü mezarlığa giden erkekler, Fatiha okuyup dönerler. Kadınlar ise mezarlığa, hazırladıkları helva, pilav ve daha başka yiyecekler ile giderler. Mezarlıkta Kuran-ı Kerim okunur, Fatihaların ardından yemekler fakirlere dağıtılıp, 1-2 saat sonra mezardan ayrılınır. Böylece Nevruz'da Kabir-üstü uygulaması da sona erer.

 

Azerbaycan'da salıyı çarşambaya bağlayan gece "ahir-çerşenbe" denir. "Ahir çerşenbe" de yapılması gerekli işlerin başında evin, eşyanın, kap kacağın yıkanması ve temizlenmesi işi gelmektedir. Ahir çerşenbe'de, Pülenberi adı verilen giysinin yakılması âdetinin yanısıra, en az yedi yemişten oluşan "yeddi-levin" gecesi yapılır. "Gapı pusma" adeti, gençlerin niyet tutarak komşu kapılarını dinlemeleri ile ilgilidir. İlk duyulan söz, yeni yılın lehine veya aleyhine yorumlanmasına neden olur.

 

Nevruz'dan bir gün öncesine, "baca-baca" denir. Çeşitli renklere boyanmış, suda pişirilmiş yumurtalar, kapı kapı dolaşan çocuklara verilir. "Baca-baca" günü gecesinde, "bacadan şal atma" âdeti yerine getirilir. Buna göre; akşamüzeri yine tongallar yakılır, üzerinden atlanır, gece olunca, çocuklar uçlarına uzun ip bağlı heybeleri, hısım ve akrabalarının bacalarından sallandırılır, gençler bellerine bağladıkları şalı bacadan sarkıtırlar. Ev sahibi de, şalı sarkıtan tahmini kişi için, en uygun armağanı şala bağlar. Bayram günü erkekler ve kadınlar, ayrı ayrı toplanarak bayramlaşırlar. O yıl ölenlerin, evleri ziyaret edilir ancak o gün yas tutulması günah sayılır. Evler dolaşılarak şeker, pirinç, yumurta vb. yiyecekler fakirlere dağıtılır. Hasta ve dost ziyaretleri önemlidir.

20/3/2007

Natalie, Nazım ve Ekmek Kursu...

Dün, herşeye tersten bakarak başlamıştım güne. 1,5 saat trafikte kaldım. Dükkana geldim, evlilik yıldönümümüzde biz kaçmayı düşünürken, yurtdışından misafirlerin tam da o tarhte İstanbul'da olacağını öğrendim. Hadi buraya bişeyler geveleyeyim dedim, yarısına kadar geldiğim yazı bi şekilde silindi. Ama sonrasında çıkan bir arazi görevi ile Kanyon'da geçirdiğim, bahar gibi bir havadaki 2 saat beni kendime getirmişti. Hem iş halletmiştim hem de biraz dolandıktan sonra Le Pain'de içtiğim güsel çay içimi pırpır etmişti.

 

Bugün ise olaylar tam ters gelişti. Sabah oldukça keyifli kalktım, trafik açıktı (artık İstanbul'da bu da başlı başına bir mutluluk kalemi), toplantım güzel geçti ama ben anlamsız yere bir noktada, normalde "of" diyip geçebileceğim bir sorunu kendi içimde büyüttüm de büyüttüm. Şimdi sanki göğüsümün üzerinde koca bir kaya varmış gibi hissediyorum.

 

Dolayısıyla biraz güzel şeylerden bahsedelim diyerek Cumadan başlayarak haftasonuna dönüyorum.

 

Cuma akşamı, ne zamandır görmek istediğim Zuhal Olcay ve Tilbe Saran'ın oynadığı Natalie için Profilo Alışveriş Merkezi'ndeydim. Gelir misin? dediğimde pek bir isteksiz olduğu için bu aktiviteye kociş gelmedi. Ben de gelende Kenterler'de sergilenen oyunu Profilo'da bulunca kaçırmak istemedim. Çünkü Kenterler'in oturma düzeni benim gibi leylek bacaklılar için malesef hiç elverişli değil.

 

Oyun başarıyla sahneleniyor ve sonrasında da "Acaba ben olsam ne yapardım?" diye kendinizi sorgulamanıza yol açıyor. İzlemeyenlere tavsiye ederim.

 

Cumartesi günü sabahtan İstanbul'da tek geçtiğim pazar olan Bahçeşehir'deki Pazartürk'teydim. Herşeyi o kadar güzel sergiliyorlar ki, sanki hepsi canlı ve beni al diye bağırıyor. Elbette yiyecek ve kabaca giyecek olarak ikiye ayrılmış pazarın oldukça ferah bir alana yayılmış olmasının da bunda etkisi büyük.

 

Akşam ise, bu sefer sevgili kocamla, Devlet Tiyatroları'nın Cevahir Sahnesi'nde sahnelenen "Ben Nazım Hikmet" i izlemeye gittik.

 

Akşam eve dönerken dedim ki "Bu ülkede mizahçılar kesinlikle malzemesiz kalmaz". Neden mi? Başa döneyim...

 

Şiir dinletisi saat 20.00'deydi. Biz de öncesinde bişeyler atıştırabilmek için 18.30 gibi Cevahir'deydik. Arabanın bıcıbıcıya ihtiyacı olduğu için otoparkta direkt yıkama bölümüne gittik. Belki biliyorsunuzdur, her taraf firmanın son model, lüks ve teknolojik yıkama sisteminin reklamlarıyla dolu. Arabayı bıraktık çıkıyoruz, yıkama böümünden bi müzik "Ben insan değil miyim? Ben kulun değil miyim?" Nasıl yani?

 

Oradan en üst kattaki yemek bölümüne çıktı. Erim ilk defa geldiği için, ne yiyeceğine bi türlü karar veremedi ama çin lokantasını görünce hemen atladı, budur diye. Ben biraz nazlandım ama sonunda onu kıramadım. Ben karar veremezken, o kadar reklam yaptı ki inanamazsın. "Aman da nasıl güzelmiş, süper tavuk yaparlarmış, o Çin'deyken hep bunları yemiş..." Peki dedim ve içeri girip oturduk. Garson geldi,

- Biz açık büfe yemek istiyoruz.

- Tabii abi, hemen şuradan kendi kafana göre alabilirsin. (Ah, keşke bi de aksanı yazı ile ifade edebilseydim :))

Tahmin edebileceğiniz gibi, Çin değil istersen Mars mutfağı olsun, işin içine yurdum insanı girince herşey bambaşka bir boyut kazanıyor.

 

Yüzümüzde bir tebessüm, midemizde pek alışık olmadığımız - yağlı - mutfağın ağırlığı ile tiyatro salonunda bir heves yerimizi aldık. Ancak o 55 dakika bizim için hayli ciddi bir haya kırıklığı oldu.

 

"Ben Nazım Hikmet" i, Ankara Devlet Tiyatrosu'nun, İstanbul'da 1 hafta boyunca gerçekleştirdiği bir turne bünyesinde izledik. Olcay Poyraz, Nazım Hikmet'in şiirlerinden oluşan bir kompozisyon sundu ama televizyonda gördüğümde tüylerimi diken diken yapan ifade ile "Bizce olmamış..."

 

Bi kere Nazım'ın oldukça "erkek", hatta "maço" şiirleri, bir kadının ağızına yakışmamış. Fona bir İstanbul silüeti, bir köşeye çınar ağacı, diğerine hapishane demiri gibi bizim bile öngörebileceğimiz çok şık dekorlar yapılabilecekken, bomboş sahnede sadece projeksiyon perdesi vazifesi gören bir pano. Bi de üstüne, sessiz salonun içinde 20 dk durmayan ve herkesin konsantrasyonunu altüst eden öksürük sesi eklenince - ki o kızcağız niye ilk 5 dakikadan sonra dışarı çıkmadı anlamadık - herşey biraz eziyet oldu. 

 

Pazar sabahı ise, uzun zamandır evde kahvaltı edememiş olmanın acısını çıkarttıktan sonra Erim bana kıyamadı ve nezaket göstererek Beyoğlu'na kendi bıraktı. Ne için? Chef's te düzenlenen bana göre "Ekmek Kursu", erime göre ise anaokulundan! arkadaşlarımla katıldığım "Oyun Hamuru Eğlencesi".

 

Hilton'un Şeflerinden Ertan Hoca ile accayip keyifli 4 saat geçirip 6 değişik ekmek yaptık. Hamurları mıncıkladık, un savaşı yaptık, ölçüleri kaçırdık, abuk subuk şekillerde ama bir o kadar da lezzetli ekmekler pişirdik. Eğer bu kadar keyifli olacağını bilseydim, daha önceden burnumun başka şeylerden dışarıda kalmış noktasını da buraya kesin sokardım. Gerçi şimdi soktuk ama bi süre daha çıkartamayacağız gibi gözüküyor. Sırada çikolata ve pasta kursları var...

16/3/2007

Ata Demirer, Gezi İstanbul ve Yeraltından Notlar

Size de oluyor mu bilmiyorum. Hani çok şeyler vardır kafanızda anlatacağınız, en azından anlatmak istediğiniz ama nereden başlayacağınızı bilemezsiniz. İşte ben biraz öyle bir durumdayım. Konuya ortasından giriyorum, bakalım ne çıkacak:)

 

Çok uyanık, çok bilmiş geçinen ben, ancak geçen ayın ortalarında Devlet Tiyatroları'nın internet üzerinden bilet sattığını keşfettim.  Ve malesef bu keşif evin beyi tarafından dehşetle ! karşılandı. Niye çünkü karısını oldukça iyi tanıyor. Şöyle ki, bu keşfimiz sonunda Mart ayında izleyeceğimiz 3 adet oyunumuz var. Buna daha önceden bilet aldığımız Ata Demirer ve CRR'deki Ercan Irmak ve İlyas Mirzayev konseri "Davet" i de ekleyince neredeyse gün aşırı aktivitedeyiz. Süper...

 

Serinin ilk etkinliği Ata Demirer'in yenilediği tek kişilik gösterisiydi. Hani yaşlarla gülmek diye bir tabir vardır ya, işte o akşam biz tam o durumdaydık. BKM'deki gösteri için balkondan bilet almıştım. Yer güzeldi de, önümüzdeki 3 sıraya ya okul ya da dershaneden komple 1 sınıf gelmişti. Bir koku ama Allah'ım. Niye bu yeni jenerasyona aslolanın saçlara abuk şekiller vermek veya daha o yaşta minimum 10 yaş büyük gösterecek makyajlar yapmak değil de temiz olmak olduğunu kimse anlatmaz.

 

Neyse, gösteri başladı, Ata sahneye girdi bu ekip gülmeye başladı. Yani o kadar hazırlar. Biraz zaman geçip, hem biz hem de Ata ısınınca tadından yenmez bir gösteri çıktı ortaya. İki saat gibi bir süre, neredeyse kesintisiz güldük. Eee bu kadar pirzola!! sonrası sevgili kocişim doooğru kolestrol diyetine:))

 

Burada bir parantez açmak istiyorum. Bir seçim yapmam gerekse ben Ata Demirer, Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan'ı kimselere değişmem. Çünkü işlerini zekalarıyla birleştiriyorlar. Hele Yılmaz Erdoğan kadar kelimelerle oynayabilen kimseye rastlamadım. Düşündüğüm ancak yazana kadar çeşitli köşe yazarlarının da dile getirdiği gibi, Acaba Cem Yılmaz niye Armağan Çağlayan'ı muhattab alıp tekrar başladığı showunda malzeme yaptı? Adam zaten kendini "Popüler Kültür Mantarı" olarak nitelendiriyor. Bir süre sonra bu işlerden elini eteğini çekip, esas işine döneceğini biliyor. Sen niye dikkati gereksiz yere rakibine çekiyorsun? Yoksa bu da mı kültürün gereği bir danışıklı dövüş?

 

İkinci biletimiz dün gece, Devlet Tiyatroları'nın Aziz Nesin Sahnesi'nde sergilenen, Dostoyevski'nin "Yeraltından Notlar" adlı oyununaydı.

 

Ben dükkandan çıkıp taksi ile direkt Taksim'e gittim. Kociş yolda olduğu için, ne zamandır gitmek istediğim Gezi Pastanesî'ne girdim. Üst kata çıktım, cam kenarında bir masa bulup, kendime bir çay ve bir iki tuzlu kurabiye söyledim. Tam kitabımı çıkartıp, keyfimi ballı lokma tatlısı kıvamına yükseltiyordum ki, bi baktım yan masamda Selim İleri. Eee diyorsanız, yan masada beni görünce masasındaki herkese beni gösterdi, bakın "Kedi'nin" yanına oturmuşuz diye. Niye, olamaz mı yani?

 

Bir süre sonra, tam kitabımın iççine dalmış, Paris'te, Eiffel Kulesi'nin altında yürüyordum ki, muzur kocam, kulağıma, "Ben kedilerin caféde bile kitap okuyanını severim" diye fısıldadı ve ben resmen zıpladım. Benim böyle durumlardaki yüz halime hep çok güler zaten, dün de katıldı. Ne yapayım, boş bulunuyorum. :))

 

Zamanımız kısıtlı olduğu için alelacele bişeyler yedik ve çıkarken ben dükkanda beslenme kolu! olduğum için bir değişiklik yapıp Gezi Pastanesi'nin güzel kurabiyelerinden almak için  tezgaha yaklaşıp görevli hanıma "Bu un kurabiyelerinin hepsi aynı mı?"  dedim. Belki sadece şekilleri değil, içerikleri de farklı olabilir diye, "Onlar un kurabiyesi değil, Cookies!" dedi. Ve ben tokat yemiş gibi kala kaldım. Böyle bir tavır ve tarz ile karşılaşmayı hiç beklemediğim için "Cahilliğime verin" diyerek siparişimi verdim. Halbuki yıllardır kurabiyeye Cookie dediğim için kocacım bana "Chicagolu'sun Sen" der. Sonra kasaya ödemeye gittik, 21,850 ytl lik fiyat için kız 22 ytl aldı ve para üstü veremediği için de herhangi bir açıklamaya ihtiyaç duymadı.

 

Hani bazı kişi veya kurumları gözünüzde fazla büyütürsünüz, sonra da ne kadar gereksiz bir değer verdiğinizi fark edip kırılırsınız ya, işte ben dün akşam Gezi İstanbul'da bunu yaşadım.

 

Ancak hemen ardından izlediğimiz "Yeraltından Notlar"ı, çok ağır bir metin ve genellikle tek kişilik bir performans olmasına rağmen dakikalarca ayakta alkışladık. Payidar Tüfekçioğlu, her türlü alkışı ve övgüyü hak eden bir performans sergiledi bize göre.

29/1/2007

Kendim Ettim, Kendim Buldum...

Geçenlerde fark ettim ki, blogspot altındaki "Divitim'e" oldukça uzun zamandır birşeyler yazmamışım. Hafiften de parmak uçlarımda bir kaşıntı var, yeni anlatılara dair. Hepsinden önemlisi de sevgili kocam artık beni okuyabiliyor. İşte bu noktada fark ettim ki, blogspot alt yapısı Google üzerinden çalışmaya başlamış ve yeni şifreler ve kodlar gerekiyor. Ayrıca yeni sistemde sayfanın üzerinde mutlaka bir reklam barı gözüküyor. İşte tam bunlarla uğraşıp nasıl geçiş yapacağımı ayarlarken tüm siteyi sildim. Evet, sildim. Evet malesef herşeyi ile yok olmasına izin verdim. Elbette kendi emeğimi bilerek çöpe atmasım. Ben yeni aldığım şifreden ve üstte çıkan reklam çubuğundan kurtulmaya çalışıyordum ama hepsi gitti.

 

Şimdi bir taraftan eskisini kurtarmaya çalışırken, diğer taraftan da yeni bir adresten Divitim'i yayımlamaya çalışacağım.

 

Yeni bir sakarlığa kadar www.divitim.blogcu.com dan merhaba...

29/1/2007

Anaokulumdan Manzaralar

Sanırım 2 veya 3 yıl önce, sevgili eşim kendi içinde bir geyik başlattı. Bu geyiğe göre, ben, bir noktada, onun küçük kızıyım, hangimiz değiliz ki:))) ve bizim dükkan da aslında bir anaokulu. İşte bu noktadan yola çıkarak da tüm oyuncular yeni bir kimlik kazandı. Şöyle ki,

 

- Bölüm Müdürü: Sınıf Başkanı

- Bağlı Olduğumuz GMY: Sınıf Öğretmeni

- Genel Müdürümüz: Okul Müdürü

 

diğer taraftan elbette sınıf arkadaşlarım var;

 

- Bölüm Müdürü: Sakallı bebek

- Bünyemizdeki Irak'lı arkadaşımız: Değişim programıyla gelen öğrenci

- Çok geç saatlere kadar çalışmayı seven arkadaşımız: Tam zamanlı öğrenci (Biz yarı zamanlıyız, 9-18)

 

ayrıca anaokulunda da sosyal kollarımız var;

 

- Ben her sabah kahvaltı işini organize ettiğim için Beslenme Kolu,

- Bölümdeki Albay'ımız, Sivil Savunma Kolu,

- Departman Sekreterimiz ise Güzel Yazı Yazma Kolu,

- Bünyemizdeki Tercumanımız ise, Yabancı Dil Kolu.

 

İşte böyle başlayan oyun, sonrasında gerçekleştirdiğimiz her aktiviteye uyarlanır oldu. Mesela Teklif veriyorsak, "diğer anaokulları ile yarışmaya katılıyorduk", dışarıdan misafirimiz geldi ise de, "Yabancı ülkelerden kardeş anaokullarının öğrencileri bizi ziyarete gelmiş" oluyordu. Tüm şirket kutlamaları ise, "yılsonu müsameresi" olarak sınıflanıyor.

 

Önceleri aile arasında müthiş eğlenmemize yola açan bu oyunu veya bakış açısını, bizim dükkanda kime söylediysem çok beğendi ve "Aaaa, şu da şu şekilde yorumlanabilir" diye eklemeye başladı.

 

Sizde hayatın monotonluğundan uzaklaşmak istiyorsanız, bu oyuna katılın.

 My Photo
Name: "Kedi"

"Hayat, özellikle, yazılanları okumak, çekilenleri seyretmek ve tabii ki pişirilenleri yemek için çok kısa, biraz koşmak lazım... "

CURRENT MOON
moon info

Söz uçarken, yazı kalsın diye...